MeoEdebiyat - Müzik Blogu
MeoEdebiyat - Müzik Blogu

MeoMüzik - Loreena McKennitt - The Highwayman

Loorena McKennitt - The Highwayman

Orta dünyanın elf sesi, aşkın ihtirası, hikayelerin tutkulu kadını, sesin titrek yorumu ve efsanelerin yaşayan yüzü Loreena McKennit. Onunla ilk tanışıp tüm şarkılarını dinlemeye karar verdiğim günden beri, bazı şarkıları dizeleri, melodileri, vokalini aşıp hikayelere dönüşüyor kulaklarımda, hiçbir etki kaybına uğramadan. 

Bazı şarkılarda gerçek öyküler işlenir, Loreena McKennitt masalları yaratıyor müzikle. Aşağıda yer alan sözleri ve çeviriyi okumadan tamamen dinleyin, sonra tekrardan çevirisini okuyun sadece "The Highwayman" kelimesinin 'eşkiye veya haydut' anlamına geldiği bilin yeter.. O kadar İngilizce bilgiye ihtiyacınız yok, gözlerinizi kapatın ve masalları yaşayın Kelt müziğinin önde gelen sesinden. Keyifli dinlemeler.

Sözlerini de verelim ekşi sözlükten militiae nickli yazarımızın çevirisi ile:

 İngilizce-Türkçe Sözleri

 the wind was a torrent of darkness among the gusty trees
the moon was a ghostly galleon tossed upon the cloudy seas
the road was a ribbon of moonlight over the purple moor
and the highwayman came riding, riding, riding,
the highwayman came riding, up to the old inn-door.

bir karanlık seliydi rüzgar fırtınalı ağaçlar arasında
hayalet bir gemiydi ay bulutlu denizlere atılan
yol bir ayışığı şeridiydi eflatun çalılıkların ortasında
ve geldi eşkiya atını sürerek
eşkiya atını sürerek geldi eski han kapısına

***

he'd a french cocked hat on his forehead, a bunch of lace at his chin,
a coat of claret velvet, and breeches of brown doe-skin;
they fitted with never a wrinkle; his boots were up to the thigh!
and he rode with a jewelled twinkle,
his pistol butts a-twinkle,
his rapier hilt a-twinkle, under the jewelled sky.

alnında bir fransız şapka, ve çenesinde bir topak bağcığı vardı
bordo kadifeden bir paltosu, ve kahverengi geyik derisinden bir pantolonu
kırışık değildi hiçbiri, ve botları ta kalçasında!
elmaslar gibi parlayarak sürdü atını,
silahının kabzası parladı,
kılıcının sapı parladı elmaslar gibi göğün altında

***

over the cobbles he clattered and clashed in the dark innyard,
and he tapped with his whip on the shutters, but all was locked and barred;
he whistled a tune to the window, and who should be waiting there
but the landlord's black-eyed daughter,
the landlord's red-lipped daughter,
plaiting a dark red love-knot into her long black hair.

kaldırımların üzerinde patırdadı ve gümbürdedi hana bitişik karanlık arazide
ve kırbacını vurdu kepenklere, ama kitliydi demir parmaklıklar;
pencerenin önünde bir melodi haykırdı ıslığıyla, ve tam da orada
hancının kara gözlü kızı,
hancının kızıl dudaklı kızı,
uzun siyah saçının içine koyu kızıl bir aşk düğümü örüyordu…

***

"one kiss, my bonny sweetheart, ı'm after a prize tonight,
but ı shall be back with the yellow gold before the morning light;
yet if they press me sharply, and harry me through the day,
then look for me by the moonlight, watch for me by the moonlight,
ı'll come to thee by the moonlight, though hell shall bar the way.

“tek bir öpücük, benim güzel sevdiğim, bu gece bir ödül peşindeyim,
ama altın sarıları içinde dönebilecek miyim sabah ışığından önce,
ve çok da sıkıp zorlarlarsa beni, acele et,
sonra beni ayışığında ara, bekle ayışığında,
yolları kapasa da cehennem, sana geleceğim ayışığında”

***

he rose upright in the stirrups; he scarce could reach her hand
but she loosened her hair in the casement! his face burnt like a brand
as the black cascade of the perfume came tumbling over his breast;
and he kissed its waves in the moonlight,
(oh, sweet waves in the moonlight!)
he tugged at his rein in the moonlight, and galloped away to the west.

veda kadehine uzandığında zorlukla değebildi onun eline
ama o saçlarını çözdü pencerede! alevler belirdi yüzünde
kapkara akarken kokusu gerdanından yuvarlanıp
o dalgaları öptü ayışığında,
ah o güzel dalgaları ayışığında!
ve asıldı dizginlere ayışığında, ve batıya sürdü dörtnala.

***

he did not come at the dawning; he did not come at noon,
and out of the tawny sunset, before the rise o' the moon,
when the road was a gypsy's ribbon, looping the purple moor,
a red-coat troop came marching, marching, marching
king george's men came marching, up to the old inn-door.

seher vakti gelmedi, gelmedi öğle vakti,
ve ay yükselmeden, koyu günışığında
yol bir çingene şeridi olduğunda, çalılıkları düğümleyerek
uygun adımlarla geldi kızıl paltolu bir ordu, uygun adımlarla
kralın adamları geldi uygun adımlarla, eski han kapısına

***

they said no word to the landlord, they drank his ale instead,
but they gagged his daughter and bound her to the foot of her narrow bed;
two of them knelt at the casement, with muskets at their side!
there was death at every window, hell at one dark window;
for bess could see, through the casement,
the road that he would ride.

tek kelime etmediler hancıya, biralarını içtiler
ama kızını alıp ağzını tıkadılar, bağladılar onu dar yatağın ayaklarına,
içlerinden ikisi durdu pencere parmaklığında, ellerinde mavzer
her penceredeydi ölüm, cehennem bir karanlık pencerede,
bess’in görebildiğiyse o parmaklıklardan
o’nun geleceği yoldu atıyla

***

they had tied her up to attention, with many a sniggering jest;
they had bound a musket beside her, with the barrel beneath her breast!
"now keep good watch!" and they kissed her.
she heard the dead man say
"look for me by the moonlight, watch for me by the moonlight
ı'll come to thee by the moonlight, though hell shall bar the way!"

gözler önünde bağladılar onu, bıyık altından gülüşlerle
yanıbaşına bir mavzer koydular, namlu tam göğsünün dibinde
şimdi iyi izle, diyip öptüler onu,
ölü adamın konuşmasını duydu o an,
“beni ayışığında ara, bekle ayışığında,
yolları kapasa da cehennem, sana geleceğim ayışığında”

***

she twisted her hands behind her, but all the knots held good!
she writhed her hands till her fingers were wet with sweat or blood!
they stretched and strained in the darkness and the hours crawled by like years!
till, now, on the stroke of midnight, cold, on the stroke of midnight,
the tip of one finger touched it! the trigger at least was hers!

arkadan büküverdi ellerini, ama düğümler çok sıkıydı,
acıdan kıvrandı elleri, parmakları kan ter içinde,
karanlığa bağlayıp sıkıca düğümlediler onu, saatler yıllar gibi!
ta ki, şimdi, ayışığı düştüğünde, soğukta, ayışığı düştüğünde,
bir parmak hafifçe dokundu ona, en azından hissetti bunu!

***

tlot-tlot! had they heard it? the horses hoofs ring clear
tlot-tlot, in the distance! were they deaf that they did not hear?
down the ribbon of moonlight, over the brow of the hill,
the highwayman came riding, riding, riding!
the red-coats looked to their priming!
she stood up straight and still!

şşt! şşt! duydular mı ki? atların toynakları gıcırdıyor!
şşt! şşt! uzaktalar! sağır mıydılar ki duymadılar?
aşağıda ayışığının yolunda, tepenin yamacında,
geldi eşkıya atını sürerek!
kızıl paltolular hazırdı!
kız durdu öylece hareketsiz, boş…

***

tlot in the frosty silence! tlot, in the echoing night!
nearer he came and nearer! her face was like a light!
her eyes grew wide for a moment! she drew one last deep breath,
then her finger moved in the moonlight, her musket shattered the moonlight,
shattered her breast in the moonlight and warned him with her death.

şşt! buz gibi bir sessizlikte! sessiz! yankılanan gecede!
geldi daha da yakına, geldi atıyla, kızın yüzü sanki bir ışık,
gözleri parıldadı bir an! son bir derin nefes,
parmaklarını kıpırdattı ayışığında, mavzeri kırıp geçti ayışığını,
böğrünü delip geçti ayışığında, koklattı ölümü ona.

***

he turned; he spurred to the west; he did not know she stood
bowed, with her head o'er the musket, drenched with her own red blood!
not till the dawn he heard it; his face grew grey to hear
how bess, the landlord's daughter, the landlord's black-eyed daughter,
had watched for her love in the moonlight, and died in the darkness there.

mahmuzladı atını batıya, döndü, yok, kızın dayandığını bilmiyordu
boyun eğdi kız mavzerin üzerinden, kendi kızıl kanıyla kaldı!
sehere kadar haberi olmadı kızdan, yüzü kırlaştı beklemekten
nasıl bess, hancının kızı, hancının kara gözlü kızı,
aşkını aradı ayşığında, ve karanlıkta öylece öldü.

***

and back, he spurred like a madman, shrieking a curse to the sky
with the white road smoking behind him and his rapier brandished high!
blood-red were the spurs in the golden noon; wine-red was his velvet coat,
when they shot him down on the highway, down like a dog on the highway,
and he lay in his blood on the highway, with the bunch of lace at his throat.

döndüğünde delirmiş gibiydi, bir feryat yolladı göklere
ardında patikada beyaz bir sis, kılıcı parlar hala!
kan kızıl mahmuzlar, altın sarısı öğle vakti, şarap kızılı kadife paltosu
onu vurduklarında patikada, bir köpek gibi patikada,
boğazında bir topak bağcığı vardı, kanıyla yere yığılırken patikada

***

still of a winter's night, they say, when the wind is in the trees,
when the moon is a ghostly galleon, tossed upon the cloudy seas,
when the road is a ribbon of moonlight over the purple moor,
a highwayman comes riding, riding, riding,
a highwayman comes riding, up to the old inn-door.

derler ki hala, ne zaman bir kış gecesi rüzgar ağaçlarda,
ne zaman ay bir hayalet gemi, bulutlu denizlere atılan,
ne zaman bir ayışığı şeridiyse yol eflatun çalılıkların ortasında,
bir eşkiya gelir atını sürerek,
bir eşkiya gelir atını sürerek eski han kapısına…

Çeviri ve sözler ekşi sözlükten: militiae!

Son DüzenlenmePerşembe, 22 Ekim 2015 03:52
(0 oy)
Okunma 1439 defa
Beğendiyseniz paylaşmaya ne dersiniz?

Yorum Ekle

Değerli yorumlarınızı ve görüşlerinizi aşağıda ekleyebilirsiniz. Yalnızca * (yıldız) ile belirtilmiş alanlar gereklidir.