MeoÖykü – Yaşanmamış İhtimallerin Sonsuzluğu
Yazarın notu: Kısacık bu öyküyü okurken müziğimizi de dinleyebilirsiniz.
Yaşanmamış İhtimallerin Sonsuzluğu
“Evrenin sonsuz yapıtaşlarının uçucu bir çarpışması bedenlerimiz, zihinlerimiz ve öteberisi..” cümlemsisi ile başlıyor Hikmet’in son yazdığı o yazı. Devamı olmayan nicelerinden biri, ilki, sonuncusu da değil belli ki.
Aradığını bulamayanların kentinde, bulduğunu yiyip içebilenlerin arasındaki garip bir hengame. Herkesin şuh bir acelesi olduğu mesai hapishanelerinden çok farklı buralar; alabildiğince yalnızlık biriktirir kurak toprak. Tek bir ağaç, bir dal çiçek, garipçe bir bulut en büyük umut! Herkesin kalıcı yaşamlarının son şanslarını geçici bir zar oyununda harcayıp yittiği, yiğidin harman olacak yer bulamadığı naçizane geçiş aşamasında. Kardan donmuş duyguların da güneşle eridiği, o bahara çok değer veren romantiklerin ölüp ölüp dirildiği farklı bir varoluş kavgası.
“Uzatmayayım,” diye not alıyor yine Hikmet düşüncelerine bir salvo atıp, “sanki çok uzattığım eskilerin bana dökülen saçlarım kadar yakın olması yetmiyor mu? Özellikle aynalara..” Huysuz ve aksi yaradılışına son imzası da bu grotesk cümlelerini o iki nokta ile bitirmesi. Dil zaptiyeleri gelip götürecek hali yoktu ya onu. Yalnızlığı zaten hep iki noktanın arasında kavrulup duruyordu senelerdir, günlerdir, gecelerdir ve saatlerdir. Başlamayı düşündüğü ilk aşk noktası ile bugüne kadar yazdığı binlerce hüzün yatağı şiirin sonuna zorla gelmiş noktaların sivriliği ve keskinliği arasında!
“Bir çay daha alabilir miyim üstat?” seslenmesi bile yetiyor zaten ortalıktaki en uzaylı olduğu anlatması. Nerede o modern ‘ustam, reis, baba, hacım’ yavşaklığı? Nerede Hikmet’te o cühela özgüven? Mi soru eklerinin yıllar önce büyük şehre taşındığından habersiz garibim. Çay demli olacak kardeşim, sigarası sarma ve mümkünse sadece türkülerde geçen o yağız Anadolu ‘cigara’sı tadında. Sapsarı, büsbüyülü ve katliam tadında. Kontrollü ölümün eşiğinde cümlelerin kısıtlı seçeneklerinde sonsuz bir umutsuzluk vakası çünkü kendisi. Ruhunun o senelik yaşanan Vaka-i Vakvakiyesi… Ayaklanan çıkış yolu umutlarının, kazan kaldıran hayallerini katlederken akıttığı o şiir dizelerinin ardından en devrik lider o, en bahtsız sultan o, en modern kabulleniş o!
“Merhaba,” ilk kez bu baharın karların eriyik karlarına tutunması gibi çınlıyor nispeten boş o kafeden bozma yıkık virane köşede… “Efendim?” sorusunda titreyen sesiyle Hikmet’in beklemediği yerden soru gelmesi bu selamlama. O bakışlar, o duruş, o ‘ben buralara bir turnanın kanadında geldim’ edası. “Aaa merbaha efendim, buyurun?” ile öyle bir hızlı dönüyordu gerçek dünyaya, aniden krala yakalanmış dalkavuk tadında bir doğrulma, silkinme, kendine gelme-pardon kendinden geçme. “Daha önce tanışmıştık sayın hocam. Hatırlarsınız umarım,” diyordu bir cennet kuşu. Hikmet hocamın kulaklarındaki titreşimler uzun yıllar sonra sabah ezanı netliğinde ama bir eş dost selası hüznünde. Yaşam işte, hepsi kol kola, eşzamanlı ve karmakarışık O isterse… Nasip ya işte. Bugün Hikmet’e.
“İyi de,” düşünce balonu nasıl da emekleyerek tavandan iniyor Hikmet’in üstüne üstüne. Bariz bir şekilde o gülümser utangaçlığı ile garibanlık anılarından fışkıran hayırsız yeşil gözlü kızın bıraktığı travmalar koşarak yüzünde jilet izleri bırakıyor, kimse değil farkında. Hafifçe dört beş metre uzaktaki aynada gerçekliğin en mağara alegorisi yansıması ilişiyor gözüne… “Ah Hikmet ah,” düşüncelerin bağımsızlığı ve Ben denilen o herifin amansızlığı, acımasızlığı…
“Her seferinde,” aynısını düşünmek, aynı tekrar, aynı korkunç çekince. Sinem hanımcığım yine kendini hizaya sokmadan bir savaşta yeni bir ordunun saflarında. Öz ifadenin yazarken bu kadar özgür, konuşurken bu kadar kestirmeden insanı kestirip atmasına öfkeli! “Kusura bakmayın, rahatsız etmiyorum umarım,” diyebildi ama o davet hareketi gelmeden mahallenin zıpır kafe sahibi durur mu, “Ooo hocam, geçenlerde sizi soran hanımefendi de geldiğine göre, özel bir kahve sunumu zamanı gelmiş. Sade mi olacak kahveler?” diyerek olayı karman çorman hale getirip uzaklaştı olay yerinde bir sarsıntı bir yıkıntı Sinem tarafında…
Hakikaten Sinem radyo programında o tok sesi duyunca, o şarkı-şiir-sohbet üçgeninde ayıklamıştı birkaç diken. Biraz özen. Biraz bize ait özlem, şimdilerde herkesten yiten. Ona göre Hikmet garip gurebanın şairi, hecelerin hüzünlü efendisi ve naifliğin o şehirdeki son kalesi haline gelmişti koca bir kış. Eski tipte boyanmış plastik bir radyonun başında, yarı titrek soğukta gece yarıları neler hayal etmişti. “Sonunda,” dediği anda galiba sesler ve düşünceler kavgaya girişmişti bile, ince çizgilerin kaybolduğu yerdeki o yıldırım çakıp geçtiğinde. Bembeyaz bir gerçekliğe aydınlanma zamanı geliyordu ağır ağır. “Efendim, lütfen buyurun. Bakmayın biz bizim oğlana, onun işi benimle uğraşmak,” Hikmet için ortamı yumuşatabilmek bu kadar kolay değildi ama bu kez başarıyor gibiydi. “Aman sayın hocam, sizi görebilmek bile benim için şereftir,” diye yerine oturdu Sinem.
Karşısında günlerce gecelerce dinlediği, belki de çok iyi anladığı, empatinin sempatisinde yoğurup aklında kara fırınlarda kızarttığı müthiş bir yürek varken sonraki cümlesi sanki Sinem’e ait değildi, “Hocam kim bu Yeşil Şehrin Esmer Kızı?” diyebildi. Henüz o cümleye birkaç milyar harf uzakta olması gerektiği yerde, henüz varlığının varyasyonlarının en ideal ortamında yeşil bir dağ şehri serinliğinde çiçek açmak varken sanki çığ gibi düşmüştü masaya. “Çığ,” dedi Hikmet, “çiğ gibi düşmüyor işte hanımefendi…” Gereksiz bir sigara daha yandı. Gereksiz bir kahve daha geldi. Gereksiz birkaç cümle daha kuruldu. Gereklinin en gereksiz kaldığı o sona ulaşmak için bir tetik yeterdi, bir cümleyle çekildi. “Sizin hayallerinizde yarım kalanların,” diyebildi Hikmet, “benim hayallerimdeki tüm olmamış olasılığı o kız…”
Birer çay daha içildi. Yanaklar biraz daha kızardı. Merak yine giderildi. Telefonlar yine kaydedildi. Sosyal medyalar yine gezildi. Sohbetler yine üstün ile körü arasında gitti geldi.
“Sonuç mu?” yazıyordu son cümlesinde Hikmet defterine, “aynı merak, aynı hüsran.” Aynı lanet, aynı adam. Benzer kadınlar, aynı merak.
Günler sonra bir yaz sıcağında, ter terat yürürken dağ yamaçlarında, yine o tanıdım sima karşısındaydı Sinem’in. Sessizce başını eğip gülümsedi. Orada yaşanmamış ihtimallerin yarattığı yabancılar yeniden merhabalar paylaştı, görüşürüz dilendi ve aşk yine gölgelerde tiril tiril titremede.
(Ne diyor şarkıda: “Bir şeyleri özlediğim bir yer var, Ama nereye baksam, hep aynı yabancı yüzler…”)
Meo – 2026
MeoEdebiyat – Kısa Öyküler Blog
Kısa Kısa Aşk Öyküleri
‘Mehmet Şentürk




MeoEdebiyat – Kısa Öykü Blog[/caption]
MeoEdebiyat – Kısa Öyküler Blog[/caption]
MeoEdebiyat – Kısa Öykü Blog[/caption]
MeoEdebiyat – Kısa Öykü Blogu[/caption]
MeoEdebiyat – Kısa Öykü Blog[/caption]