garip bir hikaye - olcysmskkk

garip bir hikaye - olcysmskkk

 

Garip Bir Hikaye

Şimdilerde klavyeyle vatan kurtaran günümüz ergenlerinin henüz ana rahmine düşmediği günlerde, Burhan Çaçan’ın “Liseli Vardı Ya, Ah O Liseli” şarkısını halka arz ettiği dönemde, 2004 yazının Haziran ayında liseden mezun olmuştuk. Üniversite sınavına hazırlanmaktaydık ve sınavı kazanmak için motivasyon kaynağımız sağlamdı. Bizler, üniversitede kızların teklif ettiği sanrısıyla yaşayan bir arkadaş grubuyduk. Muhtaç olduğumuz kuvveti vücudumuzdaki asil hormonlara borçluyduk. Mezuniyetten sonra, beşinci günün şafağında doğuya baktık ve mahallemizin havalı kolej kızı Berna’nın sokağın başından bize doğru yürüdüğünü gördük. Bir cisim yaklaşmaktaydı. Çok tanımadığımız ama tanımlayabildiğimiz bir cisim. Berna…

Berna, bizden her anlamda farklıydı. O, yaz tatiline Bodrum’a, Kuşadası’na, Marmaris’e giderken biz yazları mecburen köylerimize dağılırdık. O, Cornetto yerken biz portakallı, limonlu meybuza talim ederdik. O, Ricy Martin dinlerken biz Orhan Gencebay mı Müslüm Gürses mi? tartışmasındaydık. O, sinemadan, tiyatrodan geri kalmazken bizler cüzdanımızdaki aile bireylerinin resimlerini çevremizdekilere sosyal bir aktivite olarak “Bu dayım, bu amcam, bu da köprü altı camcam.” diyerek gösteren insanlardık. Normal şartlarda biz onunla arkadaş olmaya, daha da ötesi sevgili olmaya aday değil, aday adayı bile olamazdık. Kısacası bizim hayallerimiz Haydar Dümen, hayatımız Haydar Baş gibiydi.

İyi, kötü ve çirkin şablonuna tam oturan profilimizle ideal bir arkadaş takımıydık. Ben ve saz arkadaşlarım Mustafa ile Ramazan, dededen kalma 1970 model Anadol marka arabayı mütemadiyen evden izinsiz alır ve mahallenin er meydanına gelip içinde çekirdek çitlerdik. Fanteziye gel. Araba, araba değil bildiğiniz külüstürdü. Taş devrinden çıkıp gelmiş gibi ittirerek çalıştırabildiğimiz bu yaşlı kurdun yan koltuğu da bozuktu. Birisi yaslanınca geriye düştüğü için yan tarafa oturanlarda tabureye oturuyormuş hissi uyandırıyordu. Kapıları içten açılmadığı için yine yana oturanlara tarifi imkânsız protokol heyecanları sunmaktaydı. El freni tutmadığından eğimli bölgelere park etmek imkânsızdı. Tekerleklerinin altına taş koyabilmeye bile fırsat vermiyor, sürekli hareket ediyordu. Velhasıl ilginç ve sürprizlerle doluydu.

Bizler arabada fakir eroini olan çekirdeğin dibine vurup proteini kana karıştırırken yörüngemize giren Berna bizlere kısmi bir heyecan yaşattı. Berna yanımıza gelene kadar çekirdeği bitirebilir miyiz diye endişelenirken, “Ya bitiremezsek?” deyip daha çok endişelendik. Çekirdeği bitirmeliydik, zira bugüne kadar bitirmeden o arabadan inmemiştik. Berna yanımıza yaklaşınca birer avuç çekirdek alıp kabuklarıyla yedik. Çekirdek, çekirdek olalı hayvanat bahçesindeki maymundan bile böyle muamele görmemişti ama biz gösterdik. Berna bize doğru yaklaşırken ekibin beyni olarak daimi yancım Mustafa’yı arka koltuğa Ramazanın yanına gönderdim. Amacımız kızı evine arabayla bırakarak gönlünde puan veya puanlar kazanmaktı. Berna binerse ön koltuk geriye düşeceğinden Mustafa arkadan koltuğu tutacak ve Berna arabada kimseye sunulmayan bu eşsiz konforu yaşayacaktı. Planımız muntazamdı. Berna yaklaşınca ben, her kadına abla diyen pazarcı esnafının mütevaziliğiyle onu evine kadar bırakmayı teklif ettim. Kız eğilip üçümüzün de yüzüne liselinin “Peki bu bilgi gerçek hayatta ne işimize yarayacak?” merakıyla baktı. Haklıydı, çünkü daha önce hiç Anadol marka bir arabanın içinde çekirdek çitleyip Ferrari’nin dikiz aynasından gözlük düzelten adam triblerine giren üç organizma görmemişti.

Berna, düşündüğümüzden farklı davrandı. Bedava internet bulunca uygulama güncelleyen telefon gibi mezarcı çıktı. Birkaç saniye süren o anlamsız bakışmadan sonra “Hadi o zaman gidelim.” deyip halkın arasına karıştı. Eski Türk filmlerindeki gibi olaylar çok hızlı gelişmiş ve Mustafa’dan boşalan liderlik koltuğuna Berna oturmuştu. Böyle bir hamle beklentilerimizin dışındaydı. Haliyle Mustafa ufo gören masum köylü, Ramazan ise o köyün muhtarı gibi davrandı. İkisi de Zeki Müren de bizi görecek mi? merakıyla sadece baktı. Zaten başka da bir tepki beklenemezdi. Yaşamayı soluk alıp vermek zanneden, bunun dışında yaptıkları her şeyi ekstra olarak gören bu adamlar, resim dersinde dağlar arasına dere, sayfanın köşesine de güneşin dörtte üçünü çizen adam gibi düz adamlar olup ekstra özellikleri yoktu ve ben bu yüzden bu grubun lideriydim.

Ramazan tam bir görev adamıydı. Görevini bildiği için inip arabayı arkadan ittirmeye başladı. Barni Moloztaş kondisyonuyla yüklendiği bagaj kapağı isyan etmesin diye motor çabuk çalıştı. Berna’nın teklifimizi ikiletmemesi ve arabanın bu kadar çabuk çalışması bizi heyecanlandırmıştı. Heyecandan Ramazanı arabaya almayı unuttuk. Arkamızdan odunları kesip yeni bir görev bekleyen Age Of köylüsü gibi bakakaldı. Muhtemelen Sezar bile Brütüsten böyle dost kazığı yememişti.

Ramazan orada bekleyedursun biz uzun süren beklentilerimizin kısa heyecanlarını Berna ile sohbet etmeye çalışarak yaşamaya başlamıştık. Biz konuşmaya çalıştıkça Berna bizi iplemedi. O bizi iplemedikçe biz yeni sohbetler açmaya çalıştık. Bir arkadaşın başından geçti diyerek anlattığımız kendi tecrübelerimizden, Fener’in yeni kadrosundan, Ferdi Tayfur’un son kasetinden ve geçen yılın enflasyon oranlarından bile bahsettik ama anlaşılan kız, cehaletin de bir adabı var deyip bizimle muhatap olmadı. Kavga öncesi oluşan “Kimsin lan sen?” döngüsü gibi kısır bir döngüye giren muhabbetimiz azalarak bitmiş, bu işkenceye dayanamayan Berna çok geçmeden “Ben burada ineyim.” demiş ve tam mutlu olduk derken bütün dünyamızı yıkmıştı. 

Zamanı durduran, yürekleri hoplatan bu cümle ansızın kurulmuştu. Bu cümle karşısında beklemediği yerden soru gelen lise talebesi gibi kaldık. Gösterip vermeyen Maraş dondurmacısına boyun büken müşteri gibi baktık. Çünkü Berna tam da çıkmaya çalıştığımız yokuşun orta yerinde “Ben burada ineyim.” demişti. “Gülen Gözler” gibi başlayan filmim “Canım Kardeşim” gibi bitecekti. 

Berna inmek isteyince kalması için ısrar etmedik. Durduk ve kapıyı açmasını bekledik. İçeriden kapıyı açmaya çalışan Berna’ya kapının içeriden açılmadığını, camdan kolunu uzatarak açması gerektiğini söyledik. Anlatmaya çalıştığımız, kızın cahili olduğu bir bilgiydi. O yüzden ısrar etmedik, B planına geçtik. Berna’ya ayağını uzatıp frene basmasını, inip kapıyı benim açacağımı söyledim. Önce dalga geçtiğimizi düşündü sonra geçmediğimizi anlayınca ayağını uzatarak frene bastı. Kapıyı açmak için arabadan inip dolandım ve tek hamlede artık aşinası olduğum bozuk kapıyı muzaffer bir komutan edasıyla açtım. Berna inmek için benim tekrar arabaya binmemi beklememişti. Düşünememişti zahir. Ayağını kaldırmasıyla araba geriye doğru yokuş aşağı gitmeye başlamıştı. Adrenalin dolu bir an ve çığlık çığlığa bir macera. Film fragmanını andıran bir sahneyle arkadaki evin bahçesine giren arabayı, Mustafa ve Bernayı fütursuzca seyrettim. Uzanamayacağını bildiği topu gol jeneriklik olmasın diye sadece seyreden kaleci gibi seyrettim. Arabaya yetişmek için tek bir hamle bile yapmadım. Sadece seyrettim. O güzel insanlar o güzel arabaya binip gitmişlerdi, demirin tuncuna insanın piçine kalmadan arkalarından seğirttim.

Birkaç dakika sonra olay yerine sonradan gelen polis gibi Mustafa ve Berna’nın yanına gittim. Araba ağaca çarpmış, koltuk geriye devrilmiş, Mustafa Altta kalmış, Berna ise nalları dikilen at gibi ayakları havada kalmıştı. Tarifsiz kederler içindeydim. Fatma Girik’in Boş Beşik filminden sonra yaşadığım büyük travmayı henüz atlatamamışken bu manzarayı görmem hiçte iyi olmamıştı. Gülsem mi ağlasam mı? Üzülsem mi şaşırsam mı? bilemedim. Hayatımda ilk defa birçok duyguyu aynı anda yaşadım. Şükür ki ikisine de bir şey olmamıştı. İkisi de yaşayabilecekti.

Yaşanan hikayeyi diğer arkadaşlarım, mahalle esnafı, komşular, annem ve en son babam duydu. Duyunca şahsıma karşı şöyle bir tavır takınan babam beni döver diye bekliyordum. 

Beni yanıltmadı. Normal olarak dövdü. Bu dayakla tatmin olmayıp mahallenin esnafına da dövdürdü. O da kesmeyince elindeki sopayı ıslatıp bir daha dövdü. Öyle güzel dövdü ki daha güzelini de yaparım deyip tekrar dövdü. Dayak yediğimi herkes duydu. Velhasıl hikâyem buydu.

Yazar: olcysmskkk

Kaynak: https://hikayelerim.home.blog/2018/12/17/garip-bir-hikaye/

Son DüzenlenmePazar, 23 Aralık 2018 01:56
(1 Oyla)
Okunma 62 defa
Yorum ve görüşleriniz değerlidir. Facebook hesabınız ile yorum yapabilirsiniz.

Yorum göndermek için yetkiniz yok. Yorum yapmak için lütfen üye olun ve giriş yapın!

Giriş Yap

Use Facebook account

Kayıt ol

Use Facebook account


hesap oluştur